Bir şeyleri yürütmek ilgimi çekmiyor. Başlangıçtaki heyecanı seviyorum, sonra sıkılıyorum. Bir süre boyunca bir şeyde karar kılıyorum, yürümesini sağlıyorum – sonra dışarıdayım. Öyle girişimciyimki hiç bir şeyde başarılı olamıyorum, kendi hayatım dahil. Bunun sırrı bunu biliyor olmamda yatıyor.
(Source: nighttfall, via thedogsbones)
(Source: shrbr)
- ya kafayı yemeye devam aynı sularda, ya da demir alma vakti geldi bu limandan!?
sordum mevsimdendir dediler. şans eseri olsa gerek, koridorları kulaklarımdaki iggy pop sedasıyla geçişim. kurumuş kahve falıma soruyum dedim (karı gibi olduk a.q dicem ama feminist arkadaşlarım kızacak şimdi!) sallasan da düşmez, kurumuş o biçim.
geceler de günler de. uzun ve yorgun, ardı arkası kesilmeyen yoğun çalışma günlerinin götürdüklerinden biri oldu mecram benim için. bırak tek satır yazmayı, klavyede herhangi bir tuşa basmaya katlanamadığım akşamlar geçiriyorum. tak, tıkla ve izle, daha izlemeye başlarken uyumaya başlayacağımın garantisi altındayım hem de. 5 günde 1 film bitirebildiğim günlerde, gom playerda önceki gün nerede kaldığımı bulabiliyor olmak bile ayrı bir sevinç.
şimdi tek düşüncem yeni bir yılın yine yeniden anlamsız telaşı. saat 00:00 da yine bir cnbc-e klasiği victoria’s secret’la, sultan ahmetten maslak’a uzanan manzaramla avrupa yakasının ışıklarına karşı “zuum” olmak. keşke teknoloji özürlü olmasam da, şu çek-yayınla telefonlardan birini kullanabilip manzaramı da ekleyebilseydim posta.
aşağıdaki arkadaşa da gönderimizi başlıkla yapalım:)
haydarpaşa
İlk defa yanmıyor halbuki. Çok yıl geçmedi aslında aradan da; sırasıyla beşiktaş, kadıköy iskelerinden sonra beklemesi en keyifli yerlerden biriydi. Yani sanırım.
Gün boyu ama seyrek gerçekleşen, hele kadıköy iskelesinden koşarak gittiğin sırada yol üstünde yarıştığın dakikalara rağmen yetişemediğin zamanlarda. Bir sonraki treni beklemek, çay ve sigara içmekten yorulmak, o kadar yorulmak ki, bir şeyler yemez ve içmeye devam edersen kusacağını sanmak.Yanmıştı orası. Yanmıştım orada
içkili parti “zaman”ı
ah be kardeşim yetmedi mi? Tamam okulda alkollü parti vs yapmak olumlu görünmeyebilir, onaylamazsın ama olayın yanına bir de fettoş evinden fırlamış gençlerin demeçlerini dikkate almasan!Neymiş “eğitim almaya gelmiş, böyle kötü alışkanlıkların teşvik edilmesi yanlışmış!”: bir kere eğitim almaya geldiysen git evine otur gece gece ne işin var oralarda, kimsenin giremediği o maklube kokulu evinde öğrencilerinle beraber ne yapıyorsan yap be kardeşim. Hem alkolün kötü bir alışkanlık olduğunu kim söyledi sana? Kime göre kötü, bana göre değil halbuki! Ha pardon, doğru ya sizin kurumlarda iş görüşmelerinde birkaç öylesine sorudan sonra, alkol kullanıp kullanmadığı, hiç sarhoş olup olunmadığı soruluyor? Komiksiniz. Yaşasın alkolizm. (yapamadık zamanında okulda şöyle bir parti)
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1058925&title=universite-kantininde-ickili-parti
maç öncesi
Üstteki fotoğrafta görülen görüntüden hep tırsmışımdır. Ne zaman takımım maça başlarken şu kenetlenme pozunu verse korkarım o maçtan, umutlarıma vurulmuş kara bir leke olarak maç boyu gitmez aklımdan, her yenilen golde, her kaçan pozisyonda tekrar tekrar saplanır beynime bu görüntü. Rakip içinde geçerli tabi bunlar; seramoni bittikten hemen sonra, takımım saha içi yerleşime göre dizilirken rakip takımın bu kenetleniş pozisyonuna girişi neşelendirir beni. Tamamdır derim bu iş. Bana hep bir çaresizlik gösterisi, son çırpınış sahneleri olarak görünür bu şu sarılmalar. Belki futbolcular farklı hissediyordur, suçlayamam, hissedilen şeyler tamamen farklıdır, birbirlerinin gözlerinde gördükleri, ortaya koymak istedikleri “ruh”un çağrılış seansıdır. Zaten o tribünler, yöneticiler, ahkam yazarları suçlamamışlar mıdır kendilerini bir türlü “ruh”larını koyamadıkları için. Kısa bir “ey ruh ne olur gel!” yakarışı değil de nedir bu
“futbol bir playstation oyunuysa, guti, oyun konsolundaki üçgen tuşudur”
don kişot
Maça çıkılan 11le öne geçmemiz ve değişiklikleri skoru korumak, oyunu kontraya dönüştürmekten başka bir oyun planı özellikle kulübedeki isimlere bakınca bulamıyorum. Yarı sahamızın ilerisine yerleştirebileceğimiz tek isim “ali kuçik”. Maç içerisinde CM oyunu gibi hücum oyuncularının yerleriyle oynayıp duracağız anlaşılan, bari bir sakatlık çıkmasa, yine duadayız hücum oyuncularının sağlığı için.Tabi en çok da hilbertin sağlığı için :)
lost room
Lie to me ile dindirdiğim dizi serüvenimin kısır geçen günleri, hızımı ayaralayamayıp 3. sezonun son yayınlanan bölümünü de bitirmemle tekrar karabasanım oldu. Ludwing sağolsun, emanet ettiği harici sayesinde karabulutları biraz film arşivi ve özellikle “lost room” dizisiyle dağıttı. Tabi yine değer bilemeyip, tek bir izin gecesinde güzelim 6 bölümü yalan ettik.
Esrarengiz hikayesiyle dizüstü ekranına bağlasa da, çok daha uzun tutulabilecek hikayesinin sadece 6 bölüm sürmesi üzücü oldu son bulduğunda. Olağanüstü güçleri bulunan kayıp odanın nesneleri dizide bahsedildiği gibi 100 civarında olmasına rağmen, ayrıntıya girmeden, yalnızca ana 6-7 ana nesneden ibaret tutulması dizinin boyunun kısa olmasının başlıca sebebi. Tabi çoğu nesnenin senaryoda sırf dizi ömrünün uzatılması için kullanılması ayrı bir bıkkınlığa da sebep olabilirdi. Bu kısa sürüşe serzeniş, ağızlara çalınan bir parmak balın bıraktığı tadın lezzeti sebep olmaktadır tabi.
Bir diğer kişisel rahatsızlık duyduğum konu ise başrolde “dirty sexy money”den tanıdığım, ısnımadığım, haluk bilginerimsi bir tat bırakan peter krausedir. Belki dirty sexy moneyden dolayı bir önyargıdır ama dizinin herhangi bir anında yüzünde görmek istediğimiz ifadeleri bir türlü görememek güzelim senaryo heyecanını derinlere indirmekten çok çok uzaktı. Ki daha ilk bölümünde adını bile yeni öğrendiğim bu adamı görmek, iyi bir referans aldığım bu diziye, diziye rağmen kötü bir başlangıç yapmama neden oldu.
Spoyler kaygısıyla devam edecek olursam; başta anahtar olmak üzere, tarak, kalem, saat, makas, bilet gibi olağansütü güçleri olan nesneler önce de söylediğm gibi 100e yakın bir miktarda ve uzatılabilir, güçlerin insanlardan nesnelere geçtiği bir heroes etkisi yaratılabilir gibi. Ayrıca bütün olayların başlama sebebi olan motelin olmayan onuncu odasında neler olduğunun bir türlü anlatılmaması, odanın içindeki dahil, oda hakkında en çok şey bilenlerin bile veremediği bir olgu olarak kalmış “ne olup bittiği”. Kimisi nesneleri tanrının birer parçası olarak addedip “din” olarak yüceltmiş, kimisi bireysel hırslar için kullanmış, kimisi ölen çocuğunu geri getirebilmek için. ama hiçbirisi tam olarak neden böyle olağanüstü güçlerin bu kadar basit nesnelerde var olduğunu, en önemlisi diziye ismini veren o odada neler olduğunu açıklayamaakta.
Yine de izlediğim zaman ayrı bir keyif aldığım dizi oldu benim için, hayvanlık edip tek gecede bölüm başına 0,75 bira ve 2 paket mısır patlağı eşliğinde değil de kısa aralar verip uzun uzadıya birkaç gecelik keyif çıkarılabilirdi.